
Yolcu uçağı bir yamaca iniş yapıyor. İçinden sadece ben iniyorum. Ön cepheye doğru atıyorum adımımı, korkuyorum. Dışarısı çok soğuk, ben çok bitkinim. Ne yürüyecek ne konuşacak halim var.
Bulunduğum zeminden aşağı bakıyorum, yaklaşık üç yüz metre yüksekteyim... Oradan... Asker eğitim alanı gibi bir yer. Aşağıda otlara bürünmüş tanklar cirit atıyor. Karşımda bir başka yamaç var, iki dağ arası bir yerdeler onlar. Askerler tankların üstünde beni görüp hızla geçiyorlar, geri dönüp hizama gelince dikkatlice bakıp, görmeye çalışıyorlar.
Arkamı dönüp, hızlıca koşmaya başlıyorum. Uçak yok! Uçak nerde, hangi arada nasıl gitti? Yürüyorum, yürüyorum sonra nefesim tükenene kadar koşup, nihayetinde yere yığılıyorum. Sarı sıcak güneşin, göz kapaklarımı yalamasıyla uyanıyorum. Etrafıma bakınıyorum. Tek bir ağaç bile yok. Gözümün alabildiğince uzağa bakıyorum. İlerde gri beyaz bir beton yığını var. Oraya doğru gitmeliyim ama takatim yok.
Zorlukla vardğım kapıda üstteğmen olduğunu sandığım asker karşılıyor beni. "Neyiniz var bayan, kötü görünüyorsunuz" diyor. Yalnızca bir bardak su istiyorum ve uçağı soruyorum ona. Kalkış alanını eliyle tarif ediyor. Giderken " iyi şanslar" diyor, teşekkür edip yanından ayrılıyorum.
Uçağa ulaştığımda sinirli bir toplulukla karşılaşıyorum. Herkes beni bekliyormuş. İçeride soyunma odaları var, bir sürü güzel kızlar çıkıyor kapılardan. Hepsinde full makyaj, gece kulübü sanatçıları gibi. Meğerse hosteslermiş. Koridor podyum gibi, yanıma gelip, hepsi birden yüksek sesle bir şeyler konuşuyorlar. Volumleri gittikçe artıyor, kulaklarım bu sesle doluyor.
Sonra beynimde çınlıyor cılız, tiz, cırtlak sesler!!!
Uyanıyorum.