15 Nisan 2009 Çarşamba

Simurg Anka



İşte sana bana aldırmadan geçiyor zaman
Film fragmanları gibi kısa mevsim geçişlerimiz
Ateş bacayı sarmadan daha
Kül oluyor aşk alevlerimiz

Kaya- kıvılcım- duman
Tut, kaçırma, aman!
Doğur kendini küllerinden, kanatlarından!

İşte açıyor derken kışa teslim ediyor bahar, çiçeklerimizi
Bitki hücrelerinde klorofil
İklim koşullarında hidrofil izin vermiyor yeşile

Karasal iklim hâkim hep topraklarımıza
Bozkırlar büyütüyoruz bilmeden
Kanatları gövdesinden büyük Ankalar oluyor
Döne döne yanıyoruz işte!

Kaya-kıvılcım-duman
Uyurken biz
Yıldızsız mavimize selam çakıyor
Zaman anbean eriyor yataklarımızda

Kendi gölgelerimizden korkuyoruz zaman zaman
Kendi göğümüz altında uç buluyoruz
Parmak uçlarımızda kaçıyoruz kendimizden
Küllerimizden
Simurg’u kaybediyoruz
Kayıp -gi-(e)diyoruz

3 Nisan 2009 Cuma

Sarı Vinç



Müzeye çıkan dar sokakların birinde yürürken bir çocuğa ilişti gözüm. Sokağı doksan derecelik açıyla kesen bir aralıktan fırlayıvermişti önüme. Dört bilemedin beş yaşlarındaydı. O sırada yazılarımda betimleme eksikliğiyle ilgili problemlerimi düşünürken ansızın karşıma çıkan bu çocuğu gördüğüme sevinmiştim. İçimden tam da tasvir edilecek çocuk diyordum ki “abla paran var mı?” sorusuyla irkildim. ‘Yok’ deyip, öylece yürüyüp gidemezdim yanından. Hem çocuğun tüm detaylarını görmek istiyor, hem de gerçekten neden bu halde olduğunu enteresan bir hazla merak ediyordum.

Aynı hizaya geldiğimizde önüne eğildim, dizlerimin üzerindeyken “ yok ki param” dedim. “Benim de” diye karşılık verdi, mahcup ve masum yüz ifadesiyle. Bunu öyle doğallıkla söylemişti ki bir an için gülümsedim.
“Neden para istiyorsun benden” diye sordum.
“Çikolata alacağım”
“Gel o halde, köşedeki bakkaldan alayım ben sana”
“Yok, ben kendim alırım” dedi burnunun ucuna kadar gelen sümüklerini içine çekerek.
“Niye canım olur mu hiç öyle, gel, en güzelini, hangisini istiyorsan ben alacağım” diye üsteledim.
“ Iıh. İstemem”

Bu ‘istemem’in altındaki şeyden adım kadar emindim ama yine de sordum;
“Kendin için istemiyorsun sen bu parayı. Babana mı götüreceksin yoksa?”
İki elinin parmaklarını birbirine dolayarak olduğu yerde bir süre sallandıktan sonra “ evet, parası yok babamın” diyebildi.
“Neden hasta mı baban, çalışamıyor mu?”
“Yok değil, çalışıyor ama ekmek parası getiremiyor eve, abla bir ekmek parası ver” derken sıkılmış gibiydi sorumlarımdan.

Aslında o kadar ezberletilmiş cümlelerle konuşuyordu ki ben sıkılmıştım bu durumdan. Üstelik sinirlerim de bozulmuştu onu bu şekilde, -yaşına başına, çocukluğuna bakmadan- sokaklarda dilenmeye zorlayan adama. Biz de çalışıyoruz, çok mu para kazanıyoruz sanki! Kimseye muhtaç olmadan yaşamaya mecbur hissediyoruz kendimizi, ayağımızı yorganımıza göre uzatmaya gayret ediyoruz. Kim bilir onun gibi kaç tane daha bebesi vardır evinde, yetmez tabii. Ne var el kadar çocuğu bu hallere sokarsın be adam. Başka iş gelmez mi elinden, hiç mi vicdanın yok!

Bu düşünceler aklımdan geçerken, babasının arka tarafta gizlenip bizi izlediği hissine kapıldım. Uzatmadan “hoşça kal, babana selam söyle” deyip ayrıldım yanından. Yüzüne, üzerindekilere biraz daha bakmak ve o cılız sesini bir süre daha istiyordum hâlbuki…

Birkaç adım yürüyüp yanına gelen kimse var mı diye merak ettim. Ve arkamı döndüğümde, elindeki sarı oyuncak vincini yere koymuş, ‘vuuf’ diye ses çıkartırken gördüm onu.

Bu yazıyı yazarken hatırladığım iri gözlerine süzülen ince kıvrık kirpikleri, yüzünde muhtemelen eliyle sürüp yanaklarına bulaştırdığı kurumuş sümük izleri, annesinin iki senedir yıkamayıp giydirdiği veya birinin verdiği kısa paçalı pantolonu, üzerlerine bastığı yırtık ayakkabıları ile bu pis ve sevimli çocuğun görüntüsü uzun zaman hafızamdan gitmeyecek gibi.

Oysa çocukluğunu ele veren portakal rengi tişörtü, dişlerinin arasında yuvarlayarak ağzından çıkan sözcükleri ve vincine haylaz neşesiyle efekt verirken ki o görüntüsüyle hatırlamak isterdim onu…

02.04.2009